Düşünce tarihinde akıl, beyin ve ruhla birlikte bir kişinin özünü anlamanın üçlü yolunu oluşturur. Bir zamanlar filozoflara göre hayati önemdeki ruh, bugün büyük ölçüde ilahiyat ve dinin konusudur, beyinse tersine gündelik konuşma diline nispeten kısa bir süre önce girmiştir, ama “akıl” hem gündelik dilde varlığını sürdürmüş (“aklında tut”, “aklını başına topla”, “aklını kaybetti”) hem de tasavvur, düşünce ve tahayyül gibi daha yüksek amaçları düşündürmüştür.

Öte yandan, beyin hakkında kaleme alınmış pek fazla şiir yoktur, ama akıl hakkında yazılmış şiir sayısı çok fazladır.

Bilgisayar bilimine dayanan bir metaforla, beynin donanım, aklın yazılım olabileceği söyleniyor. Bu metaforu en basit biçimine indirdiğimizde bir denklemle karşılaşıyoruz:

Akıl=Beynin yaptığı her şey.

“Düşünmek nedir?” sorusunu düşünmeden soramayız. Bilgimizin büyük bölümünü edinmek için kullandığımız düşünme süreçlerine kafa yormaksızın, “Bilgi nedir?” sorusu üzerine kafa yoramayız. Ne var ki, bu gibi soruları ele alırken bir tercihte bulunabiliriz: Esasen felsefi bir araştırma olarak mı yaklaşacağımız yoksa bu soruyu bilimsel olarak mı ele alacağımız konusunda bir tercih yapabiliriz.
Benim yaklaşımım ikincisinden yana ağır basıyor.

Richard Restak

Bedenimiz Olmadan Bir Aklımız Olabilir mi?

Nörologlar, bütün yönleriyle zihinsel hayatlarımız ile bedensel deneyimlerimiz arasındaki bağlantıyı kısaca “somutlaşmış bilinç” terimiyle ifade eder.

17. yüzyıldan bu yana, Kartezyen düşünce aklın bedenden ayrı var olduğu inancını savunmuştur. Ne var ki, 19. Yüzyılda ve 20. Yüzyılın başında William James gibi psikologlar, kişilik ve hisler ile bedensel durumlar arasında bağlantı kurmaya başladı. James hislerin, kişinin çeşitli iç organlarındaki fiziksel değişimlere dair algısından kaynaklandığını ileri sürüyordu: Mide kasılmaları, nabız ve soluma sayısı, kan damarlarının genleşmesi ve büzüşmesi; başka bir deyişle, otonom sinir sistemi aracılığıyla gerçekleşen bedensel değişimler. James daha da ileri, giderek, zihinsel hallerimizin bu bedensel değişimler sonucunda ortaya çıktığını ileri sürdü: “Ağladığımız için üzülüyoruz… Üzüldüğümüz için ağlamıyoruz.”

“Bedenimiz olmadan bir aklımız olabilir mi?” sorusunun başlıca versiyonlarından biri de, bir o kadar afallatıcı bir soru olan “Akıl beyinden fazlası mı demektir?” sorusudur.

Yaşadığımız bilim çağında, beynin aklın fiziksel temeli olduğunu verili kabul ediyoruz. Ama durum her zaman böyle değildi.

Yeni Krallık ’ta yaşayan Mısırlılar kalbe önem veriyorlar, beyni kale almıyorlardı. Aristo da kalbin önde geldiğini savunan bu inancı devam ettirmiş, ama beyni de tümüyle görmezden gelmemişti. Hocası Platon, ruhun üç kısma ayrıldığını ileri sürüyordu: İlk kısım başta bulunuyordu, zihinle ilgiliydi; ikincisi kalpteydi, gurur ve cesaretle ilgiliydi; üçüncüsü karaciğerdeydi, şehvet, açgözlülük ve diğer “düşük hevesler”de rol oynuyordu.

Fakat modern zamanlarda, beynin kalpten önemli olduğunu tereddütsüz kabul etsek de bu tercihimizle ilgili bir dengesizliği dilimizde koruruz.

“Akıl beyinden ayrı olarak var olabilir mi? Bütün bunların arasında ruh nerede durur?”

Akıl-ruh-beden karmaşasının büyük bölümünün kökleri 17.yy. filozofu Descartes’te bulunabilir. Descartes şöyle diyordu:

Beden bir makine olarak görülür. Tanrı’nın elinden çıktığından ötürü insanın icat ettiği makinelerle karşılaştırılamayacak kadar iyi düzenlenmiştir, hareketleriyle onlardan çok daha hayranlık uyandırıcıdır.

Decartes

Ne var ki, bedenin tepkileri tümüyle bir makineye özgü değildir diye de ekliyordu Descartes, çünkü ruhla iletişimi gerektiriyordu. Descartes’in akıl ile beyin arasında yaptığı bu ayırım düalizm olarak bilinegelmiştir.

1963’te nörolojik araştırmalarıyla Nobel Tıp Ödülü’nü kazanan Sir John Eccles, aklın beyinden ayrı olduğuna inanıyordu. Yine de, bugün akıl ve beyin ilişkisine kafa yoran birçok düşünür, akıldan bahsettiğimizde atıfta bulunduğumuz şeylerin çok büyük bir bölümünün beynin henüz tam anlamıyla anlaşılmamış işlemlerinden kaynaklandığında hemfikirdir.

Maalesef “Bedensiz bir akıl olabilir mi?” sorusu, kısa bir cevap bulma girişimlerimize direniyor. Beynin hem büyük hem de küçük yayınlar içerdiğini, işlevsel bağlantılarının devrelerle sağlandığını, işlevsel olarak elektriksel ve kimyasal olduğunu biliyoruz. Peki ama akıl bunların neresindedir? Aklın tek taşıyıcısı beyin midir? Yoksa endokrin ve bağışıklık sistemlerimiz gibi başka bedensel iletişim kanallarını da içine alan dağınık bir oluşum mudur? Kayda değer sayıda uzman, aklı, beynin yaptığı her şeyi kapsayan bir terim olarak kullanan tekilci görüşü benimsemektedir.

Beyin Nasıl Ortaya Çıkmıştır?

Mezozoik dönemde (250 milyon ile 60 milyon yıl öncesi arası), kadim memeliler ve kuşların beden ağırlıklarına oranla beyinlerinin büyüklüğü atalarına kıyasla on kat artmıştı. Böyle büyük beyinler geliştirmenin yararları arasında beden ısısını kontrol ederek sıcak kalabilme becerisi, erken sosyal ağların oluşumu; ebeveyn ilgisinin, öğrenme ve alet kullanımının gelişmesi bulunmaktadır.

Memeliler arasında, beyin yapılarının tamamı eşit oranda gelişmemiştir; aynı şey işlevsel kullanım açısından da geçerlidir: Her yaratığın beyni, o yaratığın içinde bulunduğu dünyaya en iyi biçimde ayak uydurabileceği şekilde işlevsel olarak düzenlenmiştir. Duyuların ve hareketlerin daha fazla bütünleşmesi ihtiyacı, memelilerde beyinciğin (serebellum), yani beynin arka tarafında, denge ve koordinasyondan sorumlu yapının boyutlarının büyümesine yol açmıştır.

İleride beyin olacak yapı, ilk kez, ana rahmine düşmeden dört hafta sonra, sadece bir hücre kalınlığında, nöral plaka olarak bilinen kaşık şeklindeki bir yapının oluşmasıyla belirir. Daha sonra nöral plakanın iki tarafı birleşerek, içinden üç yumrunun çıkacağı bir tüp oluşturur. Bu üç yumru ön beyin, orta beyin, arka beyindir. Ana rahminde geçen sonraki aylarda yumrular genişler, eğilip bükülür, yayılır; yetişkin beyni ve sinir sistemindeki başlıca bölümleri oluşturur: Ön beyin, talamus, hipotalamus, beyincik ve omurilik.

Beyin biraz geliştikçe, beyin yarıkürelerinde büyük değişiklikler meydana gelir. Beş aylıkken düzgün bir bilardo topu görünümündeki yarı küreler, dört ay sonra bir cevizin kıvrımlı iki yarısına benzeyecektir.

Serebral korteks (beyin yarıkürelerinde beyin hücrelerinden oluşan ince dış tabaka) kıvrımlı değil de düz olsaydı, bir gazete sayfası büyüklüğünde olurdu, onun yüzey alanını kapsayabilmesi için se kafatasımızın bir bir filin kafatası büyüklüğünde olması gerekirdi.

Böyle geniş bir yüzey alanı önemlidir, zira serebral korteks beyindeki nöronların nerdeyse tamamını kapsar. Ne var ki, bu tabaka (korteks) şaşırtıcı bir biçimde sadece 2 mm kalınlığındadır ama insan beynindeki 100 milyar nöronun üçte ikisini, 100 trilyon nöron bağlantısının dörtte üçünü içerir.

Yukarıdan bakınca, beyin kolayca seçilebilir bir ayrımla ortasından ikiye bölünmüş bir mercan resifine benzer. Bu “Büyük Kanyon”, ön beyni (serebrum), her biri farklı alanlarda uzmanlaşan sağ ve sol yarıkürelere ayırır.

Biraz basitleştirme riskine girsek de, sol yarıküre okuma, yazma ve esasen dile dayalı diğer işlevlerde iyidir. Sağ yarıküre ise, başka şeylerin yanı sıra, görsel ve uzamsal meseleleri işler, ayrıca konuşmanın duygusal bileşenlerini ( ses tonu, tereddütler vs.) analiz eder.

İki serebral yarıküre, korpus kallasum denilen, beynin bir tarafından diğer tarafına mesaj taşıyan halata benzer bir yapıyla birleşir. Korpus kallasumun ömrün ilk on yılında olgunlaşmamış olması, pek az kişinin bebekliklerinde ve çocukluklarında gerçekleşmiş olayları hatırlayabilmesinin nedenlerinden biridir.

Bilgi sinir hücresine filizler ya da dallar şeklinde düzenlenmiş ince, hassas görünümlü dendritlerle taşınır. Sinir hücresinden gelen bilgi, akson denilen, köke benzer uzun bir yapı boyunca yol alır. Güçlü mikroskoplarla yapılan titiz gözlemler sayesinde, nörologlar, nöronların fiziksel olarak birbirine bağlı olmadığını, sinaps denilen eklemlerle birbirinden ayrıldığını öğrenmiştir.

Süper Bir Beyin İcat Edebilir Miyiz?

Süper bir beyin geliştirmek gerçek bir olasılıktır, çünkü beynin bir esnekliği vardır, deneyimlere cevaben değişebilme becerisine sahiptir. Esneklik olmaksızın, beyin-kimi zaman basitçe yapılıveren bir karşılaştırmayla- bir bilgisayara ya da makineye benzerdi, uyarlanma becerisinden yoksun olurdu.

Esneklik en belirgin biçimde bebeklikte gözlenir. Bebek beynini ışık, ses ve insan temasından yoksun bırakırsanız, büyümesi kösteklenecektir. Esnekliğin önemi bebeklik ve çocuklukta son bulmaz, yetişkinlik ve yaşlılığa da uzanır. Beyninizi, üzerindeki çalışmaların ömür boyu devam ettiği, elastikiyetin temel dinamik olduğu bir esermiş gibi düşünün.

Bebekler daha önce duymadıkları, bir daha hiç duymayacakları diller arasındaki fonetik farklılıkları ayırt edebilme becerisine doğuştan sahiptir. Doğuştan gelen bu beceri, 10-12 ay içinde kaybolup gider. Bu noktada bebeğin fonetik ayrımlara duyarlılığı sadece duyduğu dil ya da diller için geçerlidir. İki dilli bebekler, tek dilli bebeklere kıyasla, benzersiz beyin etkinliği örüntüleri gösterir, ayrıca her iki dildeki konuşmalarda fonetik birimlere karşı duyarlılıkları daha fazladır.

Biliş, beynin kavramak, tanımlamak ve harekete geçmek için gerçekleştirdiği üst düzey işlemleri ifade eder. Daha gerçek bir ifadeyle, biliş düşüncelerimiz, kararlarımız ve davranışlarımızın yanı sıra bunlara eşlik eden ruh hallerimiz anlamına gelir.

Aşağıdaki bilişsel süreçler üzerinde çalışarak, süper bir beyin sahibi olmaya biraz daha yaklaşabiliriz:

Dikkat

Zihinsel alanda dikkati, fiziksel alanda bedensel dayanıklılığın dengi olarak düşünün. Nasıl ki bir atlet bedensel dayanıklılığa sahip olmaksızın bir sporda başarılı olamazsa, iyi işleyen bir beyin geliştirmek isteyen biri de dikkat olmaksızın başarılı olamaz.

Hafıza

Dikkatin doğal bir uzantısıdır. Bir şeye dikkat ettiğinizde, onu hatırlama olasılığınızı arttırırsınız. Hafıza aynı zamanda, kim olduğumuzu gösteren bir havuzdur, unutmak bir tür kimlik bozukluğu yaratır. Tersine, ne kadar fazla şey hatırlarsak, kişiliğimiz o kadar zenginleşir.

Maalesef, günümüzdeki kültürel kuvvetler süper güçlü bir hafızanın yaratılmasını hiç de desteklememektedir. İstediğiniz bilgiyi Google’da çabucak bir taramayla bulabiliyor, hemen cep telefonunuzun ekranına indirebiliyorsanız, neden bir şeyi hatırlamak zahmetine giresiniz ki? Sonuçta hepimiz bir tür hafıza durgunluğunun tehdidi altındayız. Şükürler olsun ki bu durum tersine çevrilebilir. Tıpkı fiziksel egzersiz yapar gibi, hafıza egzersizleri yapmak da kişisel gayretlerimize bağlıdır.

Süper güçlü bir hafıza geliştirmeye yönelik teknikleri anlatan koca koca kitaplar yazılmıştır. Hepsinde şu beş kural vurgulanır.

Ezberlemeye çalıştığınız şeye dikkat edin

Dikkat etmeksizin şifreleyemezsiniz. En son ne zaman birinin adını tanıştıktan saniyeler sonra unutmuştunuz, hatırlayın. Unuttunuz, çünkü başka bir şey düşünüyordunuz, dikkatiniz başka bir yerdeydi.

Çoklu duygusal kanalları kullanın

Bilgiyi sessizce tekrarlayın, yazın, yüksek sesle okuyun ve bilgi yeterince kısaysa işaret parmağınızla avucunuza yazın.

Bilgiyi resimlerle şifreleyin

Beyin esasen resimlerle işler. Hemen bir arkadaşınızı düşünün bu düşünceyi aklınızda tutun. Şimdi arkadaşınızın zihinsel bir resmini görüyorsunuz. Bir tür zihinsel ekranda yazan ismini görmüyorsunuz, değil mi? Matematiksel denklemler gibi son derece soyut bilgiler bile resimler dolayımıyla tahayyül edilir.

Hayattaki deneyimlerinizin ayrıntılarına dayanarak kendi hafıza sisteminizi kurun

Hafıza sanatı uzmanlarına göre süper güçlü genel bir hafıza yaratmanın temeli budur. Evimin yakınında 12 yer ezberledim, bunları zihnimde açıkça görebiliyorum. Ezberlemek istediğim bilgileri bu 12 yerden birine yerleştiriyorum. Sonra zihinsel bir gezinti yaparak bu 12 yerdeki 12 bilgiyi ziyaret ediyorum.

Hatırlamak istediğiniz bilgiyi gözden geçirin

Ne kadar yaşlıysak, ömrümüz boyunca biriktirdiğimiz bilgi de o kadar fazladır. Psikologların “proaktif müdahale” dediği şeyin ardında bu vardır: Geçmiş hatıralar, yeni hatıralar edinme becerinizi engeller. Ne kadar uzun yaşamışsak, hafızamızda yeni hatıraların oluşmasına müdahale eden kalemlerin sayısı o kadar fazladır. “Yaşlı bir köpeğe yeni numaralar öğretemezsin” atasözü bu olguyu dile getirir.

İşleyen hafıza becerisi ne kadar fazlaysa, IQ o kadar yüksek olur. Çok sayıda şeyi akıllarında tutabilen insanlar, bir sorunun çok çeşitli veçhelerini aynı anda değerlendirme konusunda da daha donanımlıdır.

Amerika Ulusal Sağlık Enstitüleri’nin bir araştırmasına göre, beynin gücü şu üç işlevi güçlendirmeye yönelik zihinsel alıştırmalarla arttırılabilir: Akıl yürütme becerileri, hafıza ve hızlı zihinsel işlemler yapma becerisi. Hafızanın %75’i, akıl yürütmenin %40’ı, tepki hızının %300 artması için her biri 60-75 dakika süren on alıştırma seansı yapmanız gereken tek şeydir.

Duyumlarımızı Nasıl Anlamlandırırız? Şeyleri Olduğumuz Gibi Görmek

Sözcüklerin iletişim birimleri olarak kullanılması, evrenin geç dönemlerinde gelişmiştir. Papağanlar ve insanların konuştuğu ortamlarda bulunan diğer “konuşan kuşlar” istisna olmak üzere, başka türlerde sözcükler evrilmemiştir. 1930’lar ve 1940’larda maymunlara İngilizce konuşma eğitimi verme yönünde yapılan bir çok girişim büyük bir fiyaskoyla sonuçlanmıştır.

Maymunlar ve diğer primatlar insan dilindeki sözcükleri kullanmayı öğrenemez. Çünkü insan konuşmasını taklit etmek için gerekli anatomik ses yapılarından yoksundurlar. Papağanlar, farklı bir ses düzenlemeleri olduğu ve bütün papağan sahiplerinin bildiği üzere insansı seslere yakın bir sesle konuşma yetisine sahip oldukları için bu sınırlamayı aşabilirler.

Jestler, basitçe sözcüklerin yerini alan ham hareketler olmanın ötesine geçer, dilin gelişmesini kolaylaştırırlar. Bir çocuğun birinci ve ikinci yaşı arasında öğrendiği jestlerin sayısı ne kadar fazlaysa, ikinci ve üçüncü yaşı arasında söz dağarcığı da o kadar geniş olacaktır. Bunun sebebi, jestlerin yetişkinlerin dikkatini çekmesi ve onlardan sözlü karşılıklar alması, çocuğun da bunları duyup öğrenmesidir.

Beden dili:Bir insanın beden dilinin anlaşılması, yüz kaslarının yarattığı incelikli mikro ifadelerin yanı sıra, bedenin başka yerlerindeki kas hareketlerinin tespit edilmesine dayanır.

Bir insan başka birinin söylediklerine katılıyorsa onayladığını, bilinç dışı bir biçimde başını sallayarak gösterir. Farklı görüşte olma genellikle alnın kırıştırılıp alt dudağın aşağı çekilmesiyle ifade edilir.

Elime konuş:Televizyonda en sevdiğiniz komedyeni izlerken, televizyonunuzun sesini kapatın. Esprileri duyamayacaksınız, ama mizah gücünün büyük ölçüde beden diline dayandığını gözleyeceksiniz. Çoğu komedyen, incelikleri aktarmak için ellerini kullanırlar. Bir komedyenin ellerini arkasında bağladığınızda, esprileri genellikle tatsız olacaktır. Elin bir iletişim aracı olarak benzer bir kullanımı, görüş ayrılıkları sırasında da karşımıza çıkar; tarafların biri üstünde durduğu noktayı vurgularken elini avcu karşı tarafa dönük olacak şekilde kaldırır. Dolayısıyla karşı tarafın, yaygın tabirde dendiği gibi “el konuşması” gerekmektedir.

Beden “sızıntısı”:Niyetlerin sözcüklerden değil de beden dilinden okunması, poker gibi etkinliklerde bir yüksek performans sanatı mertebesine çıkartılmıştır. Becerikli poker oyuncuları “anlamlı emareler” arar. Karşı tarafın elinin ne kadar güçlü olduğunu anlamalarını sağlayacak sinirsel tiklere, davranışlara ya da alışkanlıklara dikkat ederler. Ellerinin kuvvetini istemsiz işaretlerle dile getiren poker oyuncuları gibi, yalancılar da genellikle farkında olmadan keskin gözlemcilere bazı işaretler verir. Çoğu insan doğru olmayan bir şeyi ifade ederken yüzlerini uygun biçimde değiştirme sanatında temel yetkinliği çocukken kazanır. Ne var ki samimi, hakikatli sözlerin sahibi gibi görünseler de sesleri onları ele veriyor olabilir. Aktörler dışında pek az kişi insan sesinin, dil sürçmeleri, tereddütler, duraklamalar, perde değişiklikleri ve prozodinin başka yönleriyle istemeksizin aktardığı bilginin tam anlamıyla farkına varabilir. Size yalan söylediğinden şüphelendiğiniz biriyle yapacağınız telefon görüşmesinin yüz yüze yapacağınız bir görüşmeden daha verimli olmasının sebebi budur.

Beyindeki “Ben” Nedir?

Aynanın önünde dikildiğimde kendimi tanırım. Bana bir oyun yapıp da aynaya başka birinin yüzünü yerleştirirseniz böyle bir tanıma gerçekleşemez. Benlik duygusu geliştirmenin bir biçimidir bu ve beyinde başlar.

“Beden şeması” terimi, hepimizin bedenimizin mekânsal ilişkilerine dair sahip olduğumuz örtülü bilgiyi ifade eder. Kaldırımda yanımızdan geçen insanlara çarpmaktan kaçınmayı başarırız, çünkü kollarımızı ve omuzlarımızı onlarınkinden ayıran mevcut alanı bilinçsizce hemen tahmin edebiliriz. Yaşadığımız süre zarfında bedenimizi ve onun dışa doğru uzantısının dinamik bir temsilini beynimizde oluşturduğumuz için bunu yapabiliriz. Dar bir caddede araba kullanırken, iki araba arasında sadece santimler bırakacak şekilde yanımızdan geçen bir arabayla karşılaştığımızda, dar kaldırımda karşılaştığımız insanın yanından geçerken yaşadığımız süreç yeniden canlanır. Arabamızla diğer araba arasındaki mesafeyi tahmin edebiliriz, çünkü o anda arabamız “Ben” hissimizin bir parçası haline gelir, beden şemamızın bir bileşeni olur.

İlk “Ben” duygusu açısından bir o kadar önemli olan bir başka şeyse 18-28 aylıkken nörologların “bilişsel benlik” dediği şeyin, yani “ben”in “sen”den farklı olduğu değerlendirmesinin gelişmesidir. Bu gelişme, küçük bir çocuğun ayna karşısında dikildiğinde kendisini tanıyıp tanımamasına bakılarak ölçülür. Çocuk, aynada kendi kendisini tanıması sonrasında zaman içinde olayları da hatırlayacaktır.

Beyinde “ben”in oluşumunda, dil bir sonraki gelişim sürecini ortaya koyar. Bir benlik duygusunun ortaya çıkması, dilin öğrenilmesiyle birleştiğinde, çocuğun kendisi ve çevresindeki insanlar, eşyalar hakkında anlatılar kurabilmesini mümkün kılar.

Çocukla konuşmaya ne kadar fazla vakit ayrılırsa, çocuğun otobiyografik hafızası o kadar zengin olur. İki ile dört yaş arasındaki çocuklara hikâyeler anlatmak ve okumak işte bu yüzden önemlidir. Çocuklara kitap okumak, otobiyografik hafızanın oluşumunu ve buna bağlı olarak çocuğun benlik duygusunun gelişimini de hızlandırır. Dolayısıyla, sözel cesaretlendirme ister çocukla konuşma ister onan kitap okuma şeklinde gerçekleşsin, sonuçta çocuğun otobiyografik hafızası daha erken yaşlarda gelişecek, benlik duygusu da daha güçlü olacaktır.

Bizler, kendimiz hakkında ne kadar hatırlayabiliyorsak ondan ibaretiz. Başkaları birlikte yaşadığımız ama bizim artık hatırlayamadığımız şeyleri hatırladıklarında işte bu yüzden rahatsızlık duyarız. Sanki benliğimiz, yani “ben”imiz ya da otobiyografik hafızamız harekete geçmesi gerekirken geçmez. Kendi kendimize “Neden başkaları benim hatırlamadığım bir olayı ya da durumu hatırlıyor?” diye sorarız.

Hafıza kaybı yaygın ve ısrarlı bir hal aldığında, beyindeki “ben” kusurlu bir hal alır ve nihayetinde ortadan kalkar. Yazılırken yarıda bırakılmış bir roman gibi, otobiyografik hafızamız da hayatımızın herhangi bir noktasında kesintiye uğrayabilir. Hayatın sonraki dönemlerinde otobiyografik hafızanın kaybedilmesine yol açan en önemli etken Alzheimer hastalığıdır.

Özgür İrade Bir Yanılsama mıdır?

Geçmiş davranışlara bakarak ilerideki davranışları tahmin etmenin yeni bir tarafı yok tabii, bunun için teknolojik yardıma da gerek yok; bizler alışkanlıklara dayalı varlıklarız. Kabul etmek istemesek de, eşimiz ya da iyi bir dostumuz, belli bir durumda yapacağımız şeyi bizden daha iyi tahmin edebilir. Ama haklarını yememek gerekir, bizimle epeyi vakit geçirmişlerdir ve davranışlarımızı kendimize karşı beceremeyeceğimiz bir uzaklıkla gözlemişlerdir. Sonuçta, geçmiş davranışlarımıza ilişkin bir katalog oluşturmuşlardır ve gelecekteki davranışlarımızı da bu kataloğa dayandırırlar. Gel gelelim yeni olan şey facebook gibi web sitelerinin bizim hakkımızda, en yakın arkadaşlarımızın bile bildiğinden fazla bilgi barındırıyor olmasıdır.

Modern nöroloji, 1983’te,özgür irade kavramlarımızı etkilemeye başlamıştır. O yıl , nörofizyolog Benjamin Libet, beyin faaliyetlerinin istemli bir karardan (söz konusu deneyde bir el hareketinden) yarım saniye önce tespit edilebileceğini gösteren bir makale yayınlamıştı. Bazı nörologlar, bu serbest tercih deneylerine dayanarak, özgür iradenin bir yanılsama olduğu, eylemlerimizin beyinlerimiz tarafından önceden belirlendiği, bilincimizin sonraki bir noktada bir tür ikincil bir düşünce gibi işe dâhil olduğu sonucuna varmıştır.

Darwin’in Londra’da Zooloji Bahçeleri’nde zehirli bir yılan türüyle gerçekleştirdiği bir deney, beynimizin örgütlenme biçiminin davranışlarımıza dayattığı kısıtlamaları gayet güzel örnekler. Darwin, ölümcül yığını insanlardan ayıran cama yüzünü dayayıp, yılan kendisine saldırsa da orada kalmaya çalışarak, kararlılığını sınamaya karar vermişti.

Yılan bana vursa da geri çekilmemeye kesin kararlı bir halde… yüzümü zehirli yılanın önündeki kalın cama yasladım, ama ilk darbe gelir gelmez kararlılığımdan eser kalmadı, inanılmaz bir hızla bir-iki metre geriye sıçradım. İrade ve aklım, hiç deneyimlenmemiş bir tehlikenin tahayyülü karşısında güçsüz kalmıştı.

Charles Darwin

Darwin’e bütün saygımızla belirtelim ki geriye sıçraması iradesinin başarısızlığından değil, aklından (yılan cam levha yüzünden ona zarar veremezdi) ve iradesinden (yılan yüzüne doğru uzandığından kıpırdamama kararlılığı) daha güçlü olduğu anlaşılan koruyucu bir refleksten kaynaklanıyordu. Özgür irade her zaman, hayatı korumakla görevli daha derin, daha kadim, beyin yapılarının işleyişine bağlıdır.

Darwin’in beyninin bir kısmı, cam panel tarafından korunduğunu biliyordu; beynin diğer kısımlarıysa kendi kendisini koruyacak şekilde tepki veriyordu. Dolayısıyla, Darwin’in tepkisi kelimenin tam anlamıyla önceden belirlenmişti: Darwin’in durumu bilinçli bir karara varılmasına zaman bırakmıyordu.

Düşünmek Nedir?

Aklın gezinmesine izin vermenin tersine, düşünme çaba gerektirir. Düşünme ne kadar fazla zorlanırsa, harcanan çaba o kadar fazla olur.

Düşünme sonuçlandığında en önemli unsur devreye girer. Düşünmemizin sonucunda vardığımız kararların uygulanması. Sinir sisteminde, düşünme eylemle yakından bağlantılıdır. Aslına bakarsanız, düşünmeyi, duyum ile hareket arasındaki düğüm noktası olarak düşünebilirsiniz. Hayvanlarda (ayrıca düşünmeye hiç zaman olmaksızın hızlı bir cevap gerektiren koşullarda insanlarda da) düşünmenin yerini, esneklik derecesi sınırlı özerk tepkiler alır.

İsviçreli psikolog Jean Piaget, düşünmenin biçimsel olarak çocukluğun ilk yıllarında başladığı ve ilerleyerek yaklaşık 12 yaşlarında, biçimsel işleme aşaması dediği evreye ulaştığı varsayımını ileri süren ilk isimlerden biri olmuştu. Piaget’le aynı dönemde yaşayan Sovyet psikolog Alexander Luria, düşünme üzerinde belirleyici etkisi olan etkenleri sıralarken, katı bir biçimde genetik ya da gelişimsel etkenlerden çok, kültürel etkenlerin önemini vurgulamıştır.

Soyut düşünmeden ziyade soyut düşünme, düşünme bozukluklarına verilebilecek örneklerden sadece biridir.

Yaygın bir başka düşünme bozukluğu, çok fazla düşünmekten kaynaklanır. Obsesif-kompulsif kişilikteki biri düşünmeyi, sonra da iç düşüncelerine cevaben anlamsız ritüeller gerçekleştirmeyi kesemez.

İş düşünmeye geldiğinde, insanlar arasında büyük farklılıklar gözlenir. Birini “büyük düşünür” olarak betimliyorsak, bu kişinin düşünme biçiminin hem niteliksel hem de niceliksel olarak ortalamadan farklı olduğunu teslim ediyoruz demektir. Diğer aşırı uçta, işlerin sonucunu düşünmeyen; özellikle zorlayıcı zihinsel bir güçlük karşısında neredeyse hiç düşünmüyormuş gibi görünen; tümevarım ya da tümdengelim gerektiren meselelerde önceden hiç düşünmeden itkisel olarak hareket ediyormuş gibi görünen birine “düşüncesiz” etiketini yapıştırıveririz.

Düşünürken mekânsal ya da zamansal metaforlara başvurma eğilimi göstermemize rağmen, bizler, bağlamdan bağımsız durumlarda, düşünmemiz üzerine düşünebilen yegâne yaratıklarız. Bu hem özgürleştirici bir durumdur. Hem de olası tehlikeleri içerir. Yeterince düşünemezsek itkilerimizin insafına kalırız; çok fazla düşünürsek düşünme özgürlüğümüzü yitirir ve obsesyonların, kompulsiyonların ve başka düşünme bozukluklarının hükmü altına gireriz.

Beyin Hiçbir Şey Yapmıyorken Ne Yapar?

Faal olarak bir şeyler yapmak, amaç duygumuzla bağlantılıdır. Hiçbir şey yapmadığımızı hissediyorsak, beynimizin de faal olmadığı varsayımına varmak gayet kolaydır. Ama beynimiz, biz bazen onun hiçbir şey yapmadığını hissetsek de her zaman bir şeyler yapar.

1920’lerde Hans Berger’in elektroensefalogramı icat etmesiyle birlikte, nörologlar beynin hiçbir zaman sükûnete gömülmediğini ve ritmik dalgaların hiçbir zaman kesilmediğini keşfettiler. İnsan derin uykudayken bile, EFG’si elektriksel faaliyet göstermeye devam ediyordu, gerçi bu uyanıkken olduğundan daha farklı bir faaliyet oluyordu. Beynin salınımları ancak ölümle birlikte tamamen kaybolup gidiyordu.

2002’de nörolog Marcus Raichle, insanlar dikkatlerini belli bir zihinsel işe odakladıklarında beynin hangi kısmının faal hale geldiğini incelemek için nöro-görüntüleme tekniğini kullandı. Beklendiği üzere, beynin faaliyetleri eldeki işe göre farklılık gösteriyordu. Okuma, ezberleme ve dinleme, hepsi de beynin bu faaliyetlerde uzmanlaşmış bölgelerinde hummalı faaliyetler gözlenmesine yol açıyordu.

Beynimizde birbirini tamamlayan iki ağ bulunmaktadır. Birincisi, çevremize odaklanmamızı gerektiren zihinsel işleri gerçekleştirmemizi sağlayan dikkate dayalı ağdır. İkincisi ise, beynin zihinsel gezinme, otobiyografik hafıza, geleceğin hayal edilmesi, dünyanın başkalarının bakış açısıyla algılanması gibi iç odaklı süreçlerle meşgul olması sırasında en faal halini alan DMN ağıdır. Başlangıç Durumu Ağı (Default Mode Network/DMN) adı verilen ağın, benlik duygumuzun fiziksel olarak bulunduğu yer olduğu sanılıyor.

Yaşlanmayla birlikte, birçok zihinsel işlev, özellikle de dikkat, bilginin işlenmesi ve işleyen hafıza geriler. DMN de etkinliğini yitirir, yaşlandıkça yaratıcılık ve zihinsel gezinmenin gerilemesinin sebeplerinden biri budur muhtemelen. DMN faaliyeti, özellikle Alzheimer hastalığından etkilenir ve buna DMN ağı bileşenlerinin hepsinde dejenerasyon (plaka) belirtileri eşlik eder. Plaka ne kadar büyük hasara sebep olursa, gündüz düşleri ve zihin gezinmesi de o kadar azalır.

Aynı Anda İki Şeyi Düşünmek Mümkün müdür?

Aynı anda iki şeyi birden düşünmeye verilebilecek en güncel örnek, aynı anda birden fazla işle meşgul olmaktır. Aynı anda birden fazla işle uğraşmak gündelik hayatın öyle ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir ki pek sorgulamayız bile.

Aslına bakılırsa, aynı anda birkaç şeyle birden uğraşmak verimli değildir, hata payımızı arttırır ve genel verimliliğimizi düşürür. Arabanızla işe giderken "vakit kaybı"ndan kaçınmak için cep telefonuyla görüşmeler yaptığınızı düşünün. O görüşmeler sırasında gözleriniz yolu takip ederken, aklınız başka yerdedir. Telefon elinizde olsun olmasın, hiç fark etmez: Kritik değişken, dikkatinizin dağılmasıdır.

Araba kullanırken cep telefonu kullanmak, aynı anda birkaç iş birden yapmanın yaygın örneklerinden biri olduğundan, araştırmacılar bunu değerlendirmeye yönelik deneyler geliştirmiştir. Bu deneylerden birinde, gönüllüler arabalarının kontrol paneline yerleştirilmiş bir telefona cevap veriyorlardı. Telefonun çaldığını duyduklarında hızlı bir sayısal hesaplama yapmaları, önceden ezberledikleri bir numarayı, paneldeki bilgisayar ekranında beliren numarayla karşılaştırmaları gerekiyordu. İki numara aynıysa, gönüllü denek bir düğmeye basıyordu. Bu arada bütün trafik kurallarına uyması, arabanın tümüyle kontrol altında olması gerekiyordu. Test edilen bütün yaş gruplarında, sürüş performansının gerilediği gözlendi. (En fazla karışıklık 55 yaş üstü sürücülerde gözlendi.)

Genelde cep telefonuyla konuşan sürücü kavşakta çarptığı yayayı suçlar:“Herhangi bir uyarıda bulunmaksızın önüme çıkıverdi.” Yayaysa olanları farklı bir biçimde anlatır: “Cep telefonuyla konuştuğunu gördüm, o yüzden de yola adımımı atmadan önce beni gördüğünden emin olmak için gözünün içine baktım. O da bana baktı, kaldırımdan inerken beni gördüğünü biliyordum, ama sonra üstüme gelmeye devam etti.”

Bu gibi durumlarda, sürücü de yaya da yalan söylemiyordur:Sürücü yayayı görmüştür, ama kaydetmemiştir. Aynı anda birkaç işi yapması yüzünden, bir bilişsel görevden diğerine yeterince hızlı ve verimli geçememiştir. Cep telefonu kullanan yayalarsa, kendilerini telefon görüşmesine o kadar kaptırmış olurlar ki yanı başlarındaki trafik akışını duymazlar.

Matematik problemlerini çözme ve şekil tanıma faaliyetleri arasında gidip gelmek gibi bir faaliyetten diğerine hızla geçildiğinde, performansta, aynı anda birkaç işin birden yapılmasındakine benzer gerilemelere rastlanmıştır.

Bir faaliyetten diğerine geçildiği sırada, prefrontal korteks, ilk faaliyet için gerekli beyin devrelerini “iş göremez” hale getirir ya da etkin olmaktan çıkarırken, ikinci faaliyet için gerekli devreleri “destekler”.

Sıklıkla aynı anda birkaç işin birden yapan insanlar, genellikle aynı anda birkaç iş yapmanın onlar üzerindeki olumsuz etkilerine ilişkin pek kavrayış sahibi değildir.

Beyin, aynı anda birkaç enformasyonu birden işlemez, aslında enformasyonu sırayla işler; bu nedenle aynı anda birkaç iş birden yapmak, performans açısından her zaman olumsuz sonuçlar doğurur. İnsanlar aynı anda ne kadar fazla iş yaparlarsa o işleri o kadar kötü yaparlar; dikkatleri daha çabuk dağılır; ilgili bilgileri ilgisiz bilgilerden güvenilir biçimde ayıramazlar; daha dağınık olurlar.

Bilgi Nedir?

Bilgi, bilme yerine “kavrama” gibi eşanlamlı sözcüklerin kullanılmasının da düşündürdüğü üzere, bir tür mülktür. Aklın bir şekilde “kavrayamadığı” şey bilinmez olarak kalıyor, bilgiye dönüştürülemiyor olsa gerektir.

Akıl kendi kendini anlamaya çalıştığında, işler daha da ilginç bir hal alır. Aklın kendi işleyişini anlama çabası, aklı, bilginin aracı olma yanı sıra bilgi nesnesi haline getirir. Ayrıca aklın kendi kendini incelemesiyle elde edilen bilgi, benimsenen kavramsal çerçeveye göre farklılık gösterir. Tartışma nöronlar, devreler ve sinir ileticileriyle sınırlı tutulursa, bir tür bilgi elde edilir. Tartışma hafıza, imgelem ve zekâ gibi aklın melekeleri üzerinde durur, bu melekelerin nasıl sorumluluk kazandığından bahsedilmezse, başka tür bilgi elde edilir. Modern nörolojinin amacı, bir şekilde bu iki tür bilgiyi kaynaştırarak bir tür üstbilgiye ulaşmaktır.

Gerçek ve güvenilir bilgi, nerden gelirse gelsin, bir tehditle karşı karşıya kaldığında, yanlış bilginin çeşitli biçimlerine kapı aralanır: Klişeler, batıl inançlar, köktenci inançlar, önyargılar vs.

Bizim kuşağımız da dahil hiçbir kuşak bilgi kusurlarından ya da çarpıtmalarından muaf değildir. Bir kuşağın bilgisi bir başka kuşağın aptallığı ya da mitolojisidir.

Bir çağın dini, sonrakinin edebi eğlencesidir.

Ralph Waldo Emerson

Gerçekten de bilgi inançtan fazla bir şey midir? “Bildiğimizi nereden biliriz?” sorusu, psikolojik ya da nörolojik bir soru olmaktan çok felsefi bir soru olsa da, bilgiyi katıksız inançtan ayırma meselesi daimi bir güçlüktür hala. Örneğin 2011’de yapılan bir panelde, Ulusal Bilimler Vakfı’na bağlı Ulusal Bilimler Kurulu, genel nüfusun bilimsel okuryazarlığını ölçmekte kullandığı iki tane doğru-yanlış sorusunu değiştirdi. Değiştirilen ifadeler şöyleydi: “Bugün bildiğimiz kadarıyla insanlar, daha önceki hayvan türlerinden gelişmiştir” ve “Evren büyük bir patlamayla başlamıştır” bu ifadelerin değiştirilmiş versiyonlarıysa şöyleydi: “Evrim kuramına göre insanlar daha önceki hayvan türlerinden gelişmiştir…” ve “Astronomlara göre, evren büyük bir patlamayla başlamıştır…” bu değişikliklerin amacı bilgi ile inanç arasında açık bir ayrıma gitmektir.

Teknoloji bilgiyle ilişkimizi değiştiriyor. Geleneksel olarak, bir konuyla ilgili bilgilenmek istediğimizde kimi zaman rahatça bulunmayan yazılı kaynaklara başvurmak zorunda kalırdık. Şimdi iPad’imizi açıyor, beğendiğimiz arama motoruna danışarak istediğimiz bilgiye saniyeler içinde ulaşabiliyoruz. Ancak bu rahatlığın bir bedeli var: Arama motorlarının ortaya çıkmasından bu yana, şeyleri hatırlama biçimimizi yeniden düzenliyoruz. İnternet üzerinden öğrendiğimiz bilgileri hatırlama olasılığımız, başka kaynaklardan edindiğimiz bilgileri hatırlama olasılığımıza kıyasla daha zayıf. Sanki beynimiz, “Bir bilgiye gerek duyulduğunda internete bakılabiliyorsa, o bilgiyi neden hatırlayayım ki?” ilkesine göre işliyor.

İnterneti, beynin gücünü ve verimini hem arttıran hem zayıflatan bir protez olarak düşünün. Beyni, bireysel tüketime açık bilgi miktarını arttırarak güçlendiriyor; ama kullanıcının hafıza gibi iç yönetim kaynakları yerine dış kaynaklara bağımlılığını arttırarak, bir yandan da onu zayıflatıyor.

Enformasyon kuramına göre, enformasyon, işlenen, depolanan ya da aktarılan veri olarak tanımlanır. Bu tanım, gündelik kullanımda araştırma, deneyim ya da eğitimden edinilen olguları ifade eden “enformasyon” terimine ters düşmektedir.

Bilgelik, biriktirdiğimiz hayat deneyimleri üzerine düşünümlerimizi içeren daha derin bir bilgi biçimidir. Herkes bilgiden bilgeliğe bu geçişi yapamaz. İngiliz yazar John Cowper Powys şöyle yazıyordu: “Altmış yaşımıza geldiğimizde, hayatın nasıl bir paradoks ve çelişkiler düğümü olduğunu, her eylemimizde iyinin ve kötünün nasıl incelikle iç içe geçtiğini, Sevgili Hakikat Hanım’ın nasıl tavizler isteyen bir ev sahibi olduğunu öğrenememişsek, boşuna yaşlanmışız demektir.”

Berlin’deki Max Planck Enstitüsü’nden merhum Paul Baltes, bilgeliği “insanlık hali, insanlık halinin ortaya çıkma biçimi, onu şekillendiren etkenler ve insanın zor sorularla başa çıkma biçimi ile hayatını yaşlandığında anlamlı addedeceği şekilde düzenlemesiyle ilgili bir bilgi halidir,” diye tanımlıyordu.

Bilgelikle ilgili ölçütler arasında şunlar yer alır: Hayat hakkında olgu ve usul bilgilerinin biriktirilmesi (belli koşullarda neler yapılacağı, bunları yapmanın nasıl sürdürüleceği bilgisi), olayların olası anlamlarının kavranabilmesi, şeyleri ilgili bağlama yerleştirip dar bir burada ve şimdi yaklaşımı yerine uzun vadeli bir değerlendirmede bulunabilme, herhangi bir karmaşık duruma içkin muğlaklık ve belirsizliklerin kabul edilebilmesi.

Geçmiş ve Geleceğin İşlenmesi

Beynimiz henüz ortaya çıkmamış şeyleri, geçmişte olmuş olayları, henüz gerçekleşmemiş olayları, hatta gerçekleşmesi asla mümkün olmayan şeyleri hayal etmemizi sağlar. Hemen algıladıklarımızın ötesinde bir gerçekliği hayal edebilme becerisi, bilebildiğimiz kadarıyla, sadece bize özgüdür; tabii uzun vadede düşünürsek.

Hayvanlar eğitildiklerinde eylemlerinin kısa vadede doğurabileceği sonuçları tahmin edebilseler de, sadece insanlar bugünkü eylemlerinin ya da eylemsizliklerinin bir ömre yayılan sonuçlarını zihinlerinde canlandırabilme yetisine sahiptir. İmgelem şimdi ve buranın dışına çıkmak için gerekli olan, zamanda başarılı bir yolculuğun başlıca ön koşuludur.

Zihinsel zaman yolculuğu, kendimizi geçmişe ya da geleceğe yansıtma sürecidir. Bu süreçte, beynimizin, geçmişteki hatıra parçalarını geleceğimizle ilgili yeni senaryolara bağlayan çeşitli kısımları kullanılır. Bu ancak dönemsel hafızanın akışkanlığıyla mümkün olabilir: Bir şey hatırlayıp onu düşündüğümüzde, gelecekte yeniden çağırıp değiştireceğimiz bir farklı bir hatıra yaratmış oluruz. Dolayısıyla, geçmişimiz hiç değişmeyen bir ses ve görüntü dizisi sunan bir DVD gibi var olmaz.

Doğulu düşünürler, özellikle de Budist gelenekte yer alanlar, anda yaşamamız gerektiği tavsiyesinde bulunur, ama bu, an için yaşamaktan tümüyle farklı bir deneyimdir.

Din muhtemelen zihinsel zaman yolculuğunun en genel esin kaynağıdır. Dindar kişi zihnini mevcut ödüllerin ötesine gelecek şekilde genişletmeye, muhtemelen sert ve esneklikten uzak bir tanrı ya da tanrıçanın önünde hesap vereceği günleri düşünmeye teşvik edilir. Öbür dünyaya ilişkin bu amaçlar, hiç kuşkusuz tartışılan (frontal loblar, işleyen hafıza, zihinsel zaman yolculuğu vs.) değerlendirilmeleri gündeme getirir.

Elbette ki kilit soru şudur: Dini şimdi ve buranın dışına çıkmamızı sağlayacak bir araç olarak kullandığımızda tam olarak nereye çıkarız?

Şimdi yaşadığımızdan daha iyi bir dünyaya mı yoksa kendi imgelememize dayanan bir yanılsamaya mı?

Empati ve Özgecilik Nereden Gelir?

Empati, hayal gücüne dayalı olarak “o kişinin yerinde olmayı” gerektirir.

Empati kurma becerisi tüm insanlara eşit olarak dağıtılmamıştır. Bazıları diğerlerinden daha empatik görülür.

Yıllar içindeki gözlemleri, evlilikte uyum ya da uyumsuzluğun sıklıkla, eşlerin empatik güçleri arasındaki “uyum” un doğruluğuna bağlı olduğunu göstermiştir. Eşlerden biri fazla empatikse, diğer eş duygusal olarak kapana kısıldığı, boğulduğu ya da sıkıştığı hissi yaşayabilir. Diğer uçtaysa, eşlerden birinin empati gücü vasatsa, diğer eş sevilmediği ve istenmediği hissine kapılabilir. Manyetik çekimde olduğu gibi, empatinin de doğru mesafeden kurulması gerekir; iki mıknatıs çok yakınlaştırılırsa birbirine yapışır, çok ayrılırlarsa aralarında hiçbir çekim oluşmaz. Mıknatıslardan istenen şey (eşler arasındaki duygusal dengede olduğu gibi), doğru miktarda çekimin korunmasıdır, ne çok fazla, ne çok az.

Empati tam anlamıyla geliştiğinde, empati kurduğumuz kişiyle tahayyülümüz de özdeşleşmeyle sonuçlanır.

Taklidin empati açısından oynadığı bir rol vardır. Gülen bir yüze baktığımızda ne yaptığımızın bilinçli olarak farkında olmasak da yüzümüzde aynı kasları harekete geçiririz. Bu bizim de gülümsediğimizi hissetmemize yol açar, bu yüzden gülümseriz. Peki ama neden? Çünkü bir duyguyu algılamak, ilgili kasları harekete geçirmekle kalmaz, o duygunun ortaya çıkmasında etkin beyin devrelerini de harekete geçirir. Dolayısıyla, bize verilen bir gülümsemeye karşılık verdiğimizde, benzer bir mutluluk duygusu da hissederiz.

Empati genellikle taklit unsurları içerir: Temas kurduğumuz insanları taklit etmeye doğal bir eğilim gösteririz. Ayrıca bu taklit, genellikle bilinçli olarak amaçlanamayacak kadar hızlı gelişir.

Hepimiz, tercih şansımız olmasa da, kaçınmak isteyeceğimiz insanlarla tanışmışızdır; her zaman keyifsiz ya da siniktirler, her zaman her şeyin ne kadar ümitsiz olduğundan dem vururlar. Bu insanlarla yeterince uzun zaman birlikte olursak, olumsuz titreşimlerini kapıp bunlara tepki vermeye başlarız. Bu titreşimlerden kaçınmak için de, bunları yayan insanlardan kaçınırız.

Empati ve özgecilik doğal olarak birbirinin eşidir. İnsanın başka insanların duygularını ayırt edip etiketleyebilme becerisi, onların ihtiyaçlarını tahmin edip karşılayabilmesinin önkoşuludur. Elbette ki özgecilik her zaman empatiden doğmaz. Özetle, empati ve özgeciliğin (aynı türün mensupları için de karşılıklı yardımın) öncülerinin, evimin yan ürünü olarak doğduğunu söylemek yerinde olur.

Yüzyıllar önce bir üstat öğrencilerine sorar: “Öfkelendiğimizde neden bağırırız?” Öğrencilerinin hiçbiri doğru dürüst cevap veremeyince üstat kendi sorusunu cevaplar:

“İki insan birbirlerine öfkelendiklerinde, kalpleri birbirlerine uzaktır ve o mesafeyi aşmak için birbirlerine bağırmaları gerekir. Ama birbirlerine âşıklarsa, bağırmazlar ve yumuşak bir ses tonuyla konuşurlar, çünkü kalpleri yakındır. Birbirlerini daha da sevip ruh yoldaşı haline geldiklerinde, fısıldamalarına bile gerek kalmaz, çünkü birbirlerine baktıklarında her şeyi anlayabilirler.”

Aşk denen şu şey de nedir?

Aşkın gücü manyetik çekime benzetilir. Williams James, “Demir tozu mıknatısı nasıl istiyorsa Romeo da Juliet’i öyle istiyordu, araya hiçbir engel girmeseydi o da demir tozu gibi düz bir hat izleyerek Juliet’e doğru giderdi,” diyordu. Öyle görülüyor ki James aşkın yarattığı güçlü çekime direnmenin mümkün olmadığını ileri sürüyordu. (Bkz. Özgür İrade Bir Yanılsama mıdır?)

Freud’a göre, manyetik çekimin eşdeğeri, cinsel içgüdülerin gücüdür: “Aşkla kastettiğimiz şeyin özü doğal olarak… Amacı cinsel birleşme olan cinsel aşktır.” Freud’un indirgemeciliği, insani aşkı Tanrı’nın yarattıklarına duyduğu aşkla özdeşleştiren teologların görüşlerinden fersah fersah uzaktır. Yuhanna İncil’ine göre, birini sevmek, insanı Tanrı’ya bağlayan ilahi birleşmeye katkıda bulunmaktır. “Sevgili, birbirimizi sevelim, aşk Tanrı’dandır; seven herkes Tanrı’dan doğar, Tanrı’yı bilir… Aşk içinde yaşayan Tanrı’da yaşar, Tanrı da onda.”

Öyle görülüyor ki, aşkın tam olarak anlaşılabilmesi için, Freud ile Aziz Yuhanna arasında orta yolu bulmak gerekiyor…

Herhalde aşk hakkında söylenebilecek en yerinde şey, çok şey isteyen bir duygu olduğudur. Proust, “Aşkta huzur olmaz, çünkü insanın elde ettiği şey, yeni arzuların başlangıç noktasından başka bir şey değildir,” diye yazıyordu.

Proust’un başyapıtı “Geçmiş Zamanın İzinde”nin bir yerinde betimlediği üzere, aşk iştah ve arzuyla ilgilidir; âşık, âşık olunana sahip olmak ister, aşk karşılıksız kaldığında nefrete dönüşebilir.

Ama âşık olmanın kötü yanları da vardır. Muhakememiz çarpılır: Sevdiğimiz insanın sadece iyi yanlarını görürüz; dostlarımızın hemen fark edebildiği kişisel kusurları görmezden gelebiliriz; duygularımızı idare etme becerimize fazla güveniriz ve sevdiğimize kapılmışlığımızın derinliğini görmezden geliriz. Aynı zamanda duygusal haritalarımızda da değişikler yaşarız: İştahımız azalırken, özlemimiz ve cinsel arzumuz artar.

Son dönemde nöroloji alanındaki bulgular, romantik aşkın bir tür obsesyon olmakla kalmadığını, bağımlılığın da birçok özelliğini paylaştığını doğrulamaktadır.

Güzellikten büyüleniriz… “Güzellik bakanın gözünde” olsa da, farklı kültürlerin güzellik ölçütleri konusunda bir tür uyuşma içinde olduğunu gözleyebiliriz. Örneğin, erkeklerden güzel bir kadında en önemli gördükleri vasıfları içeren bir görüntüyü bilgisayarda yaratmaları istendiğinde, bazı özelliklerin öne çıktığı görülmüştür: Yüzün alt kısmının nispeten kısa, ağzın küçük, dudakların dolgun olması.

Kadın güzelliğini tanımlayan bu eril ölçüt, erkeklerin güzelliğini tanımlayan dişi ölçütün taban tabana zıddıdır. Kadınlara göre güzel bir erkeğin özellikleri şunlardır: Güçlü (uzun ve geniş) bir çene, geniş bir çene tümseği, vurgulu elmacık kemikleri, belirgin kaş tümsekleri, yüzün alt kısmının uzun olması, orta kısmının öne çıkması.

Çekici yüzlere karşı bu eğilim, bebekler de bile gözlenir. Çekici kadınların ve onlar kadar çekici olmayanların resimleri gösterildiğinde bebekler çekici kadınlara daha uzun süre bakmışlardır.

Bazı eş tercihleri hem kadınlarda hem de erkeklerde ortaktır. Vücudun her iki yanında da bulunan organlar (kulaklar, eller, kollar, ayaklar) açısından simetri çekicidir, çünkü (evrimden bahsediyoruz) rahmin iyi geliştiğini, travmadan uzak bir doğumu, iyi beslenmeyi, hastalıklardan uzak olunduğunu yansıtırlar.

“Aceleyle evlenirsen boş zamanlarında pişmanlık duyarsın” sözü, tutkular tükenip bittiğinde, iş meslekte ilerlemeye, çocukları yetiştirmeye ya da entelektüel ve duygusal olarak doyurucu bir arkadaş olmaya geldiğinde, insanın eşinin yeterli olmadığını görebileceğini anlatan bir aforizmadır.

Dolayısıyla, hayatın farklı aşamalarında farklı etkenler eş seçimini etkilemekle kalmaz, bu etkenler kısa vadeli ilişkilere karşılık uzun vadeli ilişkiler kurmakta da mutlaka birbirine eşit değerde de değildir.

Güven ve emniyet duygusu, herhangi bir ilişkinin merkezinde yer alır. Eğer taraflardan bir kendisini rahatsız ya da tehdit altında hissederse, bu durum, otonom sinir sisteminin sempatik ve parasempatik kollarının yarattığı etkide bir dengesizliğe yol açar.

Otonom sinir sisteminin bu iki bileşeninin, dizginleri ele almak için “kazanan her şeyi alır” tarzı bir rekabet içinde olduğunu düşünün: İnsan aynı anda hem korku hem rahatlama yaşayamaz. Kendimizle bizi korkutan insan arasına bir mesafe koyarız, bizi rahatlatan insanlara yaklaşırız.

Biraz da sekten bahsedelim… Doğrusunu söylemek gerekirse, aslında “seks” demek istediğimizde, sıklıkla kafa karışıklığı yaratırcasına “aşk” sözcüğünü kullanırız. Meçhul biriyle, genellikle maddi bir karşılık ödeyerek seks yapmaya niyetli birinin “aşk oteline” gittiğini söyleriz. Bir erkeğin ya da kadının çok sayıda “aşığı” olduğunu söyleriz.

Orgazmın başlangıcında, frontal korteks ve beyincikteki faaliyetler artar. FMRI görüntüleri, orgazmın beynin tamamının yaşadığı, pratikte her yapının sürece bu noktada katıldığı bir deneyim olduğunu göstermektedir. Beynin tamamının verdiği bu tepkide gizli, ilginç ayrımlar gözlenebilir. Kendi kendini uyarma sonucu ulaşılan orgazmlarda, bir eşin uyarısıyla ulaşılan orgazmlara nazaran prefrontal korteksin daha fazla uyarıldığı gözlenir.

Öfkelendiğimizde Ne Olur?

Öfke, bastırmaya teşvik edildiğimiz bir duygudur. Herkes kendisini sinirlendiren kişilere ya da durumlara cevaben elindekini fırlatmakta özgür hissetseydi, toplumsal etkileşim düzgün yürümezdi.

Herkes öfkeyi aynı şekilde yaşamaz; birini öfkelendiren bir şey, diğerini eğlendirebilir. Öfkenin ifadesi de biyolojik ve kültürel kuvvetlere bağlı olarak kişiden kişiye değişir. Günümüz kültürü itibarıyla, en azından Batı’da, fiziksel öfke ifadeleri, toplumsal bakımdan hoş görülemeyecek kadar rahatsız edici görülmektedir.

Öfkeyle ilgili sinirsel itkiler, amigdaladan çıkarak hızla limbik sistemin diğer bileşenlerine geçer. Sonra, talamus üzerinden kortekse ulaşırlar, kortekste öfkenin sembolik temeli işlenir: Kişinin taciz edildiği, kışkırtıldığı ya da kendisine yanlış davranıldığı yolunda bir psikolojik yorum üretilir. Amigdala ham öfke “duygusu”nu ortaya çıkarırken, korteks öfkelendiğimizde yaşadığımız fizyolojik tepkiler için bir açıklama üretir.

Beyinde bir öfke merkezi yoktur. Öfke, limbik sistemde yer alan birkaç yapıdan birinde oluşuyor olabilir. Kendi kendimizi öfkelendirecek noktaya ulaşıncaya dek bir şeyleri kafaya takma ya da kuruntu deneyimini hepiniz yaşamışınızdır. Başlangıçta hayli sakin olsak da, algıladığımız hakaret üzerine düşünüp durmamız, giderek öfkelenmemize yol açar.

Öfkeye ayrıksı yüz ifadeleri eşlik eder: Yüz kızarır, kaş kasları büzüşür, burun delikleri açılır ve çene sıkılır. Ayrıca ölçülebilir fizyolojik tepkiler gözlenir: Kan basıncı yükselir, nabız ve soluk alma artar. Yaygın deyişle “ya dövüş ya kaç” olarak ifade edilen bu tepki, sempatik sinir sisteminin iş başında olduğu anlamına gelir ve her zaman da öfkeyle ve gerginlik gibi diğer “karanlık” duygularla ilişkilidir. Olumlu duygularsa, parasempatik sinir sisteminin harekete geçmesiyle ilişkilidir. Bu bölünme yüzünden, bazı duygular eş zamanlı olarak yaşanamaz.

Aynı anda hem öfkeli hem gevşemiş hissedemezsiniz. Öfkeliyseniz, gergin kaslarınız, yüksek kan basıncınız ve nabzınız, parasempatik sinir sisteminin kasları gevşeten, kan basıncını ve nabzı normale döndüren “yatıştırıcı” etkisine karşı koyacaktır.

İnsanlarda, algılar ve semboller öfkeye büyük katkılarda bulunur. Öfkeli kişi kendisini aşağılanmış, mahcup, haksız yere saldırıya uğramış ya da reddedilmiş hissedebilir. Ya da kendisini kışkırtılmış hissedebilir ve kışkırtmalara tepki vermeye yöneltilmiş, hatta zorlanmış olduğu yönünde bir rahatsızlık duyabilir.

Romalı filozof Seneca, bugün öfke yönetimi derslerinde sunulan önerinin ilk örneklerinden birini ortaya koymuştu. Önce “konuşmayı ve itkileri denetim altına alın, kişisel huzursuzluğa neden olabilecek şeylerin farkına varın” diyordu. Başka bir deyişle, duyarlılıklarınızın farkına varın: Geçmişte sizi öfkelendirmiş olan noktaları bilin. Seneca daha sonra şu öneride bulunur: “Biri size dokunuyormuş gibi göründüğünde… Kendinizi diğer kişinin yerine koymanız, saiklerini anlamanız ve hafifletici koşulları dikkate almanız gerekir.”

Öfke genellikle bir denetim kaybıyla ilişkilendirilse de, bazıları öfkeyi başka insanları denetim altında tutmanın bir aracı olarak kullanabilir. Bu işe yarar; çünkü bazı araştırmalara göre, yüz ifadeleri öfkeli insanlar, başkaları tarafından daha güçlü ve daha yüksek bir toplumsal mevki sahibi olarak algılanırlar. Bunun sonucunda, insanlar, talepleri karşılanmadığında öfkelenen müzakereciye daha fazla taviz verme eğilimindedir.

Dolayısıyla başarı bir biçimde öfkelenmiş taklidi yapabilecek ya da öfkesini abartabilecek insanlar bazı yararlar sağlayabilir. Ama öfkeyi başkalarını manipüle edebilecek bir araç olarak kullanmayı herkes başaramaz. Taklit öfke kolayca kontrolden çıkar ve aslına döner; özellikle de performans, başkalarının gözünü boyayacak kadar iyi değilse…

Aristoteles’in dediği gibi: “Herkes öfkelenebilir, orası kolaydır, ama doğru insana, doğru ölçüde, doğru zamanda, doğru gerekçeyle ve doğru biçimde öfkelenmek, işte bu herkesin harcı değildir, kolay da değildir.”

Rüyaların anlamı var mıdır?

Rüyaları yorumlamanın bu kadar zor olmasının nedenlerinden biri, Freud’u “Rüyaların Yorumu”nda yazdığı üzere, “Genellikle en çılgın göründüklerinde en derine ulaşmış olmalarıdır.” Ayrıca, rüyaları, o an üzerinde en fazla baskı yaratan olaylar ve durumlar bağlamında yorumlamaya meylederiz. Geçmişimizden bir şey hakkında gördüğümüz rüya merakımızı uyandırır belki, ama hâlihazırdaki kaygılarımız konusunda bir çare sunan bir rüyaya kıyasla, onun üzerinde pek durmayız.

Rüyaların % 80’den fazlasının geçmişten çok şimdi yaşanan şeylerle ilgili olmasının bir nedeni bu olabilir. Belki de rüyalar gerçekten de işimize yarıyordur, ama bunu genellikle ne anlayabiliriz ne de açıklayabiliriz.

Freud “rüyanın bir dileğin gerçekleşmesi” olduğunu, bu yüzden de rüyaların psikanaliste “bilinçdışına uzanan kraliyet yolunu” sunduğunu söyleyen kuramına hayli kapılmıştı.

Rüya yorumları (Freudyen olsun olmasın) birçok farklı yolda ilerlemiştir, ama bu yolların hiçbiri de yorumun başarısının nesnel olarak doğrulanmasını, yani “bilim” diye nitelenmesini sağlayacak önkoşula ulaşmamıştır.

Rüyalar, rüyayı görenin hayatı ve içinde bulunduğu koşullarla ilgisiz unsurlar içerebilir. Örneğin, sağır doğmuş insanlar, sohbet ettikleri rüyalar görebilirler; felç geçirmiş olanlar rüyalarında yürüdüklerini, koştuklarını, yüzdüklerini görebilirler. Bu kişiler uyanıkken bu gibi faaliyetlerde bulunamadıklarından ( doğuştan sağır ya da engelli olanlar bu işleri hiç yapmamış olduklarından), şu soruyu sorabiliriz:

Nasıl ve neden rüyalarında bu işleri yaptıklarını görürler?

Bir kurama göre, rüyalar duyu organlarının beyinde mevcut olan temsillerine ve hareketlere açılır; bu temsillerine ve hareketlerin uyanıkken ki gerçeklikle ilgisi yoktur, tıpkı rüya görenin bedeninin rüyada görülen faaliyeti gerçekleştirme yetisinden fiziksel bakımdan yoksun olması örneğindeki gibi. Fiziksel engelleri olmayanlar açısından bile geçerlidir bu: Rüya gören beyin, uyanık hayatta mümkün olmayan deneyimler üretebilir. Örneğin, insanlar uma yetisinden yoksun olsalar da, uçtuklarını gördükleri rüyalar yaygındır ve son derece zevklidir.

Rüyalarımızın birçoğu, uyanık olduğumuz saatlerde yeterince dikkat sarf etmediğimiz olayları içerir; başka bazı rüyalarda yıllardır karşılaşmadığımız ya da düşünemediğimiz insanları görürüz. Peki, ama uyanıkken bunların farkına pek varmamışsak, nasıl olur da rüyamızda onları görürüz? Çünkü bilinçdışı bilişsel süreçler, beynimizde istisna değil kuraldır: Beynimizin hem uykudaki hem de uyanıkken ki faaliyetlerinin aslan payı, farkındalığımızın dışında gelişir.

Rüya gören birini, gözleri hızla hareket ediyorken uyandırırsanız (hızlı göz hareketi ya da REM uykusu), uyuyan kişi genellikle rüyasını ayrıntılarıyla anlatabilir. Aynı kişiyi uykunun diğer aşamalarında, gözleri hareketsizken uyandırırsanız, rüyasını anlatamaz. Ama rüyalar ne kadar canlı olursa olsun, çabucak unutulurlar. Uyuyan kişi REM’in sona ermesinden sadece birkaç dakika sonra uyandırılırsa, REM sırasında gördüğü rüyaların pek azını hatırlar, hatta hiçbirini hatırlamaz.

Rüyalar, boğuştuğumuz sorunlara cevap verecek, geleceğimizle ilgili alacağımız kararlara fikir verecek kadar önemlilerse, neden bu kadar az rüyayı hatırlıyoruz? Evrim rüyaların hatırlanmasını kayırmış gibi görünüyor, ama rüyaları hatırlamak için özel bir çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Sabahın erken saatlerinde, uyanmaya başladığımız sırada gördüğümüz rüyaları daha iyi hatırlarız. Bu da beyindeki hafıza deposunun normalde uyku sırasında kapandığını, yavaş yavaş uyanmaya başladığımızda açılmaya başladığını düşündürüyor.

Daha fazla rüya görmek ve rüyalarınızın daha fazlasını hatırlamakla ilgileniyorsanız yapmanız gereken tek şey, yatmadan önce sessizce karar alıp rüya görmek istediğinizi kendi kendinize söylemenizdir. Hobson’a göre, geceleyin tuttuğunuz bu dilekler sayesinde rüya görmeye başlamanız yaklaşık üç haftayı alır. Başka bir teknik de, saatinizi aslında uyanmak istediğiniz saatten bir saat öncesine kurmak, saat çaldıktan sonra da aslında kalkacağınız saate kadar şekerleme yapmaktır. Uyku ile uyanıklık arasındaki o alacakaranlıkta, rüya görme ve rüyanızı hatırlama ihtimaliniz daha yüksektir.

Yeni ve Farklı Biçimlerde Düşünmek

Makineler, Sanayi Devrimi’nden başlayıp, bugün teknolojinin güdümünde enformasyona dayalı kültürümüze gelinceye kadar, insan beyninde değişikliklere neden olmuştur. Örneğin, teknoloji, matematik gibi bazı bilişsel becerilerin atıl hale gelmesine neden olmaktadır. Bugün basit matematik birçok zeki ve eğitimli insanın yetilerini aşmaktadır, bunu sebebi de bu insanların kafadan hesap yapmak yerine hesap makinesi ve daha yakın tarihte de cep telefonu kullanmaya alışmış olmasıdır. Bir diğer kayıp da hafızadır. Bir bilgiye çabucak ulaşmak istiyorsanız, hafızanıza güvenmeniz gerekmez, Google’a başvurup aradığınız şeyi birkaç saniyede bulabilirsiniz.

Geçen yüzyıl içinde, dünyamızın sanayileşmiş ülkelerinde IQ skorlarında etkileyici bir artış meydana geldi. 1947-2002 arasındaki dönemde, Amerikalıların IQ testlerinin nesnelerin benzerlikleriyle ilgili bölümünde aldıkları puan 24 puan arttı.

Enformasyon toplumunun özel gerekleri, somut düşünmeden soyut düşünmeye bu geçişi ilerletti. Cep telefonu, dizüstü bilgisayar, iPad, tablet bilgisayar teknolojisi, mekân ve zaman deneyimimizde değişikliklere yol açtı. Bugün aynı anda birden fazla bilişsel uzamda bulunmak sıradan bir hal almıştır.

Görüntülerin Gücü

Görüntüler doğrudan beyne hitap eder (en başta da sağ yarıküreye, özellikle de duygusal bakımdan uyarıcı görüntüler) ve en belagatli cümlelerden daha güçlü ve daha hızlı bir etki uyandırırlar. Beyin, örgütlenmesi yüzünden görüntülere sözcüklere olduğundan daha açıktır her zaman. Ivan Turgenyev, “Babalar ve Oğullar” adlı kitabında bu meselenin özünü bir cümleyle yakalamıştır:

Bir resim, onlarca sayfalık kitabın anlatmadığı şeyi bana bir bakışta gösteriverir.

Ivan Turgenyev

Fakat görüntülere de giderek daha açık ve daha bağımlı hale gelmemizin bir bedeli vardır: Beynimizin bilgiyi analiz etme, eleştirel düşünme, hayal etme ve düşünceleri üzerine düşünme yetisinin azalmasıdır bu bedel. “Hızlı yap” (bir resmin taranmasının aldığı süre) işlemlerimiz için de tercih edilen hız haline gelmektedir.

Stanford Üniversitesi İtki Kontrol Bozuklukları Kliniğinden E. Aboujaoude, “Dikkat aralığımız, facebook’taki dikkat aralığımıza benziyor,” diyor. “Ses parçacıkları ve tweet’ler daha fazla alıştıkça, daha karmaşık, daha anlamlı bilgiler karşısında daha bir sabırsız oluyoruz. Bir derinliği ve nüansı olan şeyleri analiz etme becerilerimizi yitirebileceğimiz kanısındayım.”

Görüntü çağında, mahremiyet, modası geçmiş bir kavram haline geldi. Cep telefonları fotoğraf çekebiliyor, kentler giderek daha fazla polis kamerasıyla izlenebiliyor, görüntülerimiz bir videoya kaydedilmeden bir mağazaya ya da apartmana giremiyoruz. Bu gibi görüntüye dayalı müdahaleler, beyinlerimizi, kendimizi her zaman bir başkasının gözlem konusu olarak düşünme yönünde değiştiriyor. Mahremiyeti hedef alan, teknolojiye dayalı bu saldırı da erken yaşlarda başlıyor. ABD’deki kamu okullarından dörtte üçünden fazlasında, video izleme teknolojisi kullanılıyor. Öğrenciler video kameraların varlığına o kadar alışmışlar ki, artık mahremiyet beklentileri kalmıyor. Bu durum, öğrencilerin sosyal medya sitelerini kabule dünden hazır olmalarını ve onları şevkle kullanmalarını kısmen açıklayabilir.

Akıl: Kullanma Kılavuzu (Mind)-Richard M. Restak

Çeviri: Ebru Kılıç

Aylak Kitap-33: I: Baskı-Ocak 2014

Derleyen ve Yazan Halit Yıldırım, Antalya